• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://twitter.com/yun_turk

YUNTÜRK LOGO
Batı Trakya ile ilgili YÖK Tez ve Makaleler
TBMM'de Batı Trakya Oturumu
Hava Durumu
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar18.778218.8534
Euro20.651620.7344
Yunturk Twitter
Yunanistan Vize Ofisi
Ziyaret İstatistiği
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam51
Toplam Ziyaret5338227
                        
YUNANİSTAN TÜRKLERİ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ 
YUNANİSTAN AZINLIK RAPORUNA BAKIŞ -YUNANİSTAN AZINLIK RAPORU -2-


YUNANİSTAN AZINLIK RAPORUNA BAKIŞ

YUNANİSTAN AZINLIK RAPORU -2-

TÜRKÇE

Trakya ve Ege bölgesinde 150.000 kişilik bir nüfusa sahip olan Müslüman Türk azınlık tarafından konuşulmaktadır.

“Ethnologue Database” verilerine göre;

Yunanistan'da Türkçe konuşanların sadece azınlık statüsüne sahip Müslüman Türkler olarak zikredilmektedir.

Ancak bu pek doğru bir yaklaşım gibi görünmemektedir.

Çünkü, 1951 nüfus sayımına göre, anadilinin Türkçe olduğunu bildirenlerin sayısı Müslüman olduğunu bildirenlerin iki katına yakındır.

Toplam nüfusun 7.632.801 olarak belirlendiği bu sayımda, dinini Müslüman olarak belirtenler 112.665 (% 1.4) iken, anadilini Türkçe olarak belirtilenler 179.895'tir. Bu da % 2.4’e tekabül etmektedir

R. Clogg'un da vurguladığı gibi, bu durum 1920'li yılları takip eden dönemde Türkiye'den Yunanistan'a göç eden Rumların çoğunun anadili olarak Türkçe konuşmalarıyla ilgilidir.

Bugünkü çalışmalarda da bunun dikkate alınması yerinde olacaktır.

Çünkü Türkiye, Rusya ve Bulgaristan'dan Yunanistan'a göç eden yaklaşık 1.250.000 kişinin büyük bir bölümü yalnızca Türkçe konuşuyorlardı.

Bunlarla Yunanistan'da yaşayanlar arasındaki “ayrışma” sadece dil konusunda değildi.

Gelenler “Yunanca” konuşsalar bile, bu ya krallıkta yaşayanlarca pek az bilinen Karadeniz'in güney kıyılarındaki Pontus bölgesi şivesiydi ya da okullarda öğretilen yapay Katharevusa (arındırılmış) Yunanca'sıydı.

Doğma büyüme krallık topraklarında yaşamış olanlar yeni gelenlere, yemeklerinde bolca yoğurt kullanmalarından ötürü “giaurvaftizmenoi (yoğurtlu vaftizleri)” diyerek onlara önyargıyla alaylı yaklaşıyorlardı.

Aynı biçimde, İzmir gibi büyük Osmanlı kentlerinden gelen Anadolu Yunanlılar da, “palaiolladit”, yani “taşralı” diye gördükleri “eski Yunanistan”da yaşayan halka tepeden bakıyorlardı.

Yunanistan'da Türkçe konuşan gruplardan birisi de Grek alfabesi ile Türkçe yazan, Türkçe konuşan ve Türkçe'den başka bir dil de bilmeyen “Karamanlılar”dır.

11. Yüzyıldan itibaren Bizans İmparatorluğu tarafından Hıristiyanlaştırılarak askeri amaçla Toros dağlarının iç kesimlerine yerleştirilen ve çoğunluğunu Peçenek ve Uzlar olmak üzere diğer Hıristiyan Türk kitlelerinin oluşturduğu Karamanlılar, Anadolu başta olmak üzere Balkanları da içine alan çok geniş bir coğrafyada kendilerine has bir alfabe ve buna dayalı bir yazı çeşidi geliştirmişlerdir.

Grek alfabesi kullanılarak yazılan bu Türkçe yazılara “Karamanlıca” adı verilmektedir.

Yunanistan'da Türkçe konuşan unsurlardan biri de “Gagauzlar”dır. Yunanistan'da toplam 6 Gagauz köyü bulunmaktadır.

Gagauzlar, Dedeağaç çevresinde yaşamakta ve Türkçe konuşmakta olup, Ortodoks Hıristiyandırlar.

Birçok ülkede dağınık olarak yaşayan ve toplam nüfusları 300.000'e yakın olan Gagauzlar'ın konuştuğu Türkçe, Azeri Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Türkiye Türkçesi ile birlikte Türkçe'nin “Oğuz Grubu”nu teşkil etmektedir.

Gagauzlar, Osmanlı alfabesini öğrenmemişlerdir ve Osmanlı yazılı edebiyatını okumamışlardır.

Osmanlı dönemi ve ondan sonra, uzun zaman Grek alfabesi ile yazılmış Türkçe (Karamanlıca) kitapları okumuşlardır.

Yunanistan'da Türkçe konuşan gruplara dahil edilmesi gereken bir diğer grup da “Pomaklar”dır.

Yunanistan'daki Pomaklar, genellikle Batı Trakya'da yaşamaktadırlar.

Pomaklar, Batı Trakya'nın üç ilinde, çoğunlukla Bulgaristan sınırı yakınlarındaki köyler ile İskeçe ve Gümülcine'de ve az miktarda da Dimetoka'da yaşamaktadırlar.

Pomakların yaklaşık 40.000’i Yunan hükümetinin “yasak bölge” haline getirdiği ve Batı Trakya'nın yaklaşık %50'sini oluşturan İskeçe, Gümülcine ve Dedeağaç illerinin dağlık kesimlerini içine alan ve Yunan-Bulgar sınır boyunca uzanan bölgede yaşamaktadır.

Batı Trakya Türk azınlık nüfusunun üçte biri “yasak bölge” içindedir. Pomakların konuştuğu ve “Pomakça” olarak ifade edilen dil, “Pomak Türk Lehçesi” olarak adlandırılmaktadır.

Pomakça'da %60 oranında Türkçe kelime bulunmaktadır.

II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra, Atatürk İnkılaplarının etkisi altında olan Pomak aydınlarının başlattığı “Pomakça'yı bırak Türkçe konuş” kampanyası ile Türkiye Türkçesinin yaygınlaştırılmasına çalışılmıştır.

Fakat bu faaliyetler her zaman Yunan hükümetlerinin engelleyici, baskıcı yaklaşımlarına maruz kalmıştır.

Son yıllarda “yasak bölge”deki Pomaklar üzerinde yapılan alan çalışmalarından da anlaşıldığına göre, Yunan yönetimlerinin uyguladığı “Türkçe'ye set çekme” faaliyetlerinden dolayı gençler arasında zayıflamasına rağmen, Pomaklar Türkçe konuşmaktadırlar.

YUNANİSTAN’IN AZINLIK İHLÂLLERİ

BATI TRAKYA TÜRKLERİ

Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı'nın nüfusunun 150.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Lozan belgelerine göre, 1923 yılında 129.120 olan Batı Trakya Türk nüfusu bölge nüfusunun % 68'ini teşkil ederken, bugün 150.000 nüfusla bölge nüfusunun ancak % 35'ini oluşturmaktadır.

Lozan Antlaşması'nın imzalandığı tarihte ve Lozan Konferansı belgelerine göre toprak mülkiyetinin % 84'üne sahip olan Azınlığın bugün sahip olduğu toprak oranı ise % 20'ler civarındadır.

Yunanistan, göç ettirmek veya asimile etmek suretiyle Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı'nı tamamen eritmek için unsurları aşağıda sunulan stratejiyi uygulamaktadır:

- Azınlığı Türk, Pomak ve Çingenelerden müteşekkil homojen olmayan bir topluluk olarak tanımlayıp azınlığın bölünmesine zemin hazırlamak.

- Azınlığı münhasıran dini kimliği ile tanıyıp etnik kimliğinin, dolayısıyla Türkiye ile bağlarının zayıflatılması ve böylece yukarıda işaret olunan bölünmeyi gerçekleştirmek.

- Azınlığın ekonomik gelişmesini engellemek ve sosyal güvenlik ve dayanışmasını sarsmak suretiyle göçü özendirmek.

Bu politikanın araçları ise şunlardır:

- 11 Haziran 1998 günü bir yasayla iptal edilen Vatandaşlık Kanunu'nun 19. maddesi yürürlüğe girdiği 1955 yılından bu yana sistemli olarak Türk Azınlık nüfusunun “kabul edilebilir” bir düzeyde tutulması için kullanılmıştır.

Bu yasayla 60.000 civarında Batı Trakyalı Türk'ün vatandaşlığına son verilmiştir.

- Azınlığın asimile edilmesini kolaylaştıran yasak bölge uygulaması

- Taşınmaz edinmeyi denetleyerek azınlığın güçlenmesini önlemek, kamulaştırmalar yoluyla azınlığı topraksızlaştırmak.

YUNAN VATANDAŞLIK YASASININ İPTAL EDİLEN 19. MADDESİ

Yunan Vatandaşlık Yasasının 19. maddesinin hükmü aynen şöyle idi:

“Yunan olmayan kökenden bir kişi geri dönme niyeti olmaksızın Yunanistan'dan ayrılırsa, bu kişinin Yunan vatandaşlığını yitirdiğine hükmedilebilir. Bu hüküm, yurtdışında doğmuş ve oturmakta olan Yunan olmayan etnik kökenli kişilere de uygulanır. Ana-babasından ikisi birden veya hayatta olanı vatandaşlığını yitirmiş olan reşit olmayan çocuklardan yurt dışında yaşayanlar da vatandaşlığını yitirmiş olarak ilan edilebilir. Vatandaşlık Konseyinin aynı yönde alacağı karara dayanarak bu konuda İçişleri Bakanı hüküm verir''.

Batı Trakya Türk Azınlığı mensuplarını vatandaşlıktan çıkarmak için kullanılan bu madde, Yunan vatandaşları arasında “etnik kökenlerini” kıstas alarak, “Yunan asıllı olanlar ve olmayanlar” şeklinde ayırım yapmaktaydı. Bu maddeyle vatandaşlıktan iskat edilenler kendilerine bir tebligat dahi yapılmadan, keyfi biçimde vatandaşlıktan çıkarılmışlardır. Soydaşlarımız vatandaşlıktan çıkarıldıklarını sınır kapılarında öğrenmiş, haklarında alınan karara itiraz edebilmeleri için Yunanistan'a giriş yapmalarına dahi izin verilmemiştir. Bu şekilde Yunan vatandaşlığı kaybettirilen soydaşlarımızın sayısının 60.000 civarında bulunduğu tahmin edilmektedir.

11 Haziran 1998 tarihinde Yunanistan Parlamentosu Vatandaşlık Yasası'nın 19'uncu maddesinin iptal edilmesine karar verdiğini açıklamıştır.

Bununla birlikte, Yunan Hükümeti, binlerce vatansız soydaşımızın beklentilerinin aksine, yasa iptalinin geriye dönük etkisi olmadığını, yani vatansız soydaşlarımızın gasp edilen vatandaşlıklarının iade edilmeyeceğini bildirmiştir.

BATI TRAKYA'DA YASAK BÖLGE UYGULAMASI

Batı Trakya'yı Bulgaristan sınırına paralel şekilde doğu-batı yönünde geçen bir hattın kuzeyinde kalan, 20-30 km. genişliğinde ve yaklaşık bölgenin üçte birini kapsayan ve içinde münhasıran soydaşlarımızın yaşadıkları yer soğuk savaş döneminde “askeri yasak bölge” ilan edilmiştir.

Dönemin Milli Savunma Bakanı Arsenis 1995 yılında Batı Trakya'yı ziyareti sırasında askeri yasak bölgenin kaldırılacağını açıklamıştır.

Askeri kontrol noktalarının ve bölge dışında yaşayan Yunan vatandaşlarının bölgeye giriş-çıkışları için izin alınması koşulunun kaldırılmış olmasına rağmen Arsenis'in bu beyanını gerekli yasal düzenleme izlememiştir.

Halen yasak bölgeyi ziyaret etmek isteyen yabancı uyrukluların yerel güvenlik makamlarından izin almaları gerekmektedir.

Komünist sızmaları önlemek için ihdas edilmiş olan yasak bölgenin bugün azınlığın bir bölümünü diğerinden ve dış dünyadan soyutlamak için uygulandığı kuşkusuzdur.

Zira, 1980'li yılların başından beri tehdidin kuzeyden değil batıdan geldiğini savunan PASOK hükümetlerine göre bu bölgenin varlık nedeni bu tespitin yapıldığı tarihten itibaren sona ermiş olması gerekirdi.

SINIR BÖLGESİ UYGULAMASI

Batı Trakya'nın da içinde bulunduğu Yunanistan topraklarının yarısından fazlası 1938 tarih ve 1366 sayılı yasayla sınır bölgesi olarak ilan edilmiş ve bu bölge içinde taşınmaz alıp-satmak isteyen Yunan vatandaşlarının ilgili vilayetlerde bu amaçla kurulmuş bulunan bir komisyondan izin almaları zorunluluğu getirilmiştir.

4-5 yıldır Azınlık bireyleri arasında veya Yunan kökenliden Azınlık bireylerine taşınmaz satışına seçici olarak izin verilmeye başlanmıştır.

Ancak, izinlerin verilmesinde ayları bulan uzun bekletmeler gibi caydırıcı önlemler sürdürülmektedir.

LOZAN'A RAĞMEN AZINLIK HAKLARI İHLÂLLERİ

a) Eğitim

Yunanistan ile Türkiye arasında 1953 yılında varılan bir mutabakat çerçevesinde her yıl karşılıklı olarak Batı Trakya ve İstanbul'a 25 öğretmen gönderilmesi öngörülmüş, daha sonra 1955 yılında öğretmen sayısı 35'e çıkartılmıştır.

Ancak, aradan geçen süre zarfında Yunanistan, Batı Trakya Azınlık okullarına Türkiye'den gönderilecek öğretmen sayısını re'sen giderek azaltmış ve sadece 16 öğretmen için vize vermeye başlamıştır.

b) Din

Yunanistan'ın laik bir ülke olmaması nedeniyle dinsel kurumların günlük yaşamda yargısal, sosyal bir işlevi bulunmaktadır. Batı Trakya Türk Azınlığının din ve vicdan özgürlük ve haklarıyla din kurumları Lozan Antlaşması'nda genel ifadelerle düzenlenmiştir.

Batı Trakya Türk Azınlığının din kurumlarını düzenleyen metin 1913 Atina Antlaşmasıdır. Bu antlaşma hükümleri 1920 tarih ve 2345 sayılı yasa ile Yunan hukuk sisteminin bir parçası haline getirilmiştir.

Yasaya göre, Batı Trakya Türk azınlığı dinsel kurumlarını kendi özgür iradesiyle oluşturmakta ve müftüleri seçim yoluyla görevlendirmektedir.

Yunanistan son dönemde 2345 sayılı yasayı yürürlükten kaldırarak müftülerin atama yoluyla işbaşına getirilmesini öngören yeni bir yasayı yürürlüğe koymuştur.

Ancak, yasa değişikliklerinin Yunanistan'ın ahdi yükümlülüklerini ortadan kaldırmadığı açıktır.

Bu şekilde Atina Antlaşması'nı ihlal eden Yunanistan, 590/77 sayılı yasayla Yunan Kilisesi'ne tanıdığı metropolitleri, 2456/20 sayılı yasayla Yahudi cemaatlerine tanıdığı yöneticilerini ve hahamlarını seçme hakkını Türk Azınlığından esirgeyerek azınlıklara diğer vatandaşlara tanınan hakların tamamının tanınacağını amir Lozan Antlaşması'nın 40. maddesini de ihlal etmektedir.

İskeçe ve Gümülcine Müftülerinin vefatından sonra azınlığın bütün ısrarlarına rağmen Yunan makamlarının 2345 sayılı yasaya göre gerekli seçimleri düzenlememekte direnmesi üzerine Azınlık İskeçe ve Gümülcine'de müftü seçimi yapmış ve iki müftü seçmiştir.

Bu seçimler üzerine de Yunanistan 2345 sayılı yasayı iptal etmiştir.


Halen İskeçe ve Gümülcine'de Azınlığın seçtiği ve tanıdığı ile İdare'nin re'sen atadığı ve Azınlığın tanımadığı ikişer müftü bulunmaktadır.

Cemaat ve Vakıf Yönetim Kurulları

Lozan Antlaşması'nın 40. maddesi uyarınca, Batı Trakya Türk Azınlığının giderlerini kendileri karşılamak üzere, her türlü hayır kurumları, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olmaları öngörülmüştür.

21 Nisan 1967 darbesinden sonra işbaşına gelen Yunan Cuntası, seçimle işbaşına gelmiş olan yönetim kurullarını azlederek yerlerine kendi tayin ettiği kişileri getirmiştir.

İskeçe vakıf malları halen 1967 yılında Yunanistan'da cunta iktidarının atadığı bir kişi tarafından yönetilmektedir.

Gümülcine'de ise, yine cuntanın atadığı kişinin 1989'da istifasından sonra, cemaat yönetimi denetleyici sıfatıyla atanmış müftüye tevdi edilmiştir.

MİLLETLERARASI ANTLAŞMALARA GÖRE BATI TRAKYA'NIN HUKUKİ STATÜSÜ

A- LOZAN ANDLAŞMASINA KADAR YUNANİSTAN'DAKİ MÜSLÜMAN AZINLIĞIN HUKUKİ STATÜSÜ

Yunanistan asırlar boyunca Osmanlı Türk hakimiyetinde kalmış, Osmanlı Devletinin zayıflamasıyle bağımsızlık hareketlerine girişmiş ve nihayet 1829'da bağımsızlığına kavuşmuştur.

Yunanistan, her yeni toprak elde edişinde bu genişlemesini Batılı ülkelere kabul ettirebilmek için Büyük Devletlerle anlaşmalar yapmak ve bu anlaşmalar sonucu yeni kazandığı bölgeler üzerinde kalan azınlıklara birtakım azınlık hakları tanımak zorunda kaldı.

Bunların en belirgini, Yunanistan'ın, azınlıkların korunması ile ilgili Ondokuzuncu Yüzyılda Balkan Harbi sonrasında 1913'de yaptığı anlaşmadır.

Yunanistan'ın Bağımsızlığı ve 1830 Londra Protokolü;

Yunanistan'ın bağımsızlık savaşı, Fransa ve İngiltereyi doğrudan ilgilendirmekle birlikte aslında Osmanlı-Rus savaşına bağlı idi.

1828'de vuku bulan savaş sonunda imzalanan Edirne Anlaşması (1829) ile Osmanlı Devleti Yunanistan'ın muhtariyetini tanımak zorunda kaldı.

Bu durum Rusya'nın Balkanlar'da prestij kazanması demekti. İngiltere hükümeti derhal harekete geçerek Londra'da Fransa ve Rusya'nın da katılmasıyle bir konferans yapılmasını sağladı ve 3 Şubat 1830'da Yunanistan'ı bağımsız bir devlet olarak ilân eden Londra protokolü imzalandı.

Büyük devletler, bu bağımsızlığı Mayıs 1832'de yapılan bir antlaşma ile Babıâlî'nin de tanımasını sağladılar.

Yeni Yunanistan devletinin toprakları içinde kalan Müslüman azınlıklar bu 1830 Londra Protokolü ile birtakım güvencelere sahip olmaktadır. Protokolün 5. maddesine göre Yunan hükümeti, aynen Osmanlı hükümeti gibi, derhal genel bir af ilan edecek ve kendisine karşı çarpışmış olanların mal-mülklerinden yoksun bırakılmamasını ve bu kişilere hiçbir nedenle ilişilmemesini sağlayacaktır.

Yunanistan'a bırakılmış olan toprak ve adalarla yaşayan Müslümanlardan yerlerinde kalmak isteyenler mülkiyetlerini koruyacaklar ve aileleriyle birlikte tam bir güvenlikten yararlanarak yaşayacaklardır.

Protokol'ün son maddesi, protokol hükümlerinin üç ülke temsilcileri tarafından Osmanlı hükümetine ve Yunanistan'a tebliğ edileceğini karara bağlamaktadır.

Bu tebliğ Yunan hükümetine resmen 8 Nisan'da yapılmış, Yunanlıların Protokol'deki sınırlar konusunda büyük hoşnutsuzluk göstermesi üzerine üç ülke temsilcileri mevcut hükümlerin tartışılamayacağını bildirmiş ve Prototol 16 Nisan tarihinde Yunan meclisince seçilmiş Yunanistan Valisi Kapodistrias tarafından Yunan hükümeti adına resmen kabul edilmiştir.

1881 İstanbul Milletlerarası Sözleşmesi;

Yunanistan'ın Tesalya'yı topraklarına katacak biçimde genişlemesi üzerine, kendisine bir takım yükümlülükler getirecek olan 24 Mayıs 1881 İstanbul Milletlerarası sözleşmesi imzalandı.

Bir tarafta Fransa, Almanya, Avusturya, Macaristan, İngiltere, İtalya, Rusya, diğer tarafta Osmanlı Devleti arasında imzalanan bu sözleşme, 1878 Berlin Antlaşmasının 24. maddesince öngörülen arabuluculuğu yerine getirmekte ve Yunanistan Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki yeni sınırları tespitten sonra, Yunanistan'a terkedilen topraklar üzerindeki müslümanların haklarını güvence altına almaktadır.

3. Madde bu Müslümanların hayat, mal, onur, din ve geleneklerinin saygı göreceğini, bu kişilerin Yunan kökenli yurttaşlarla aynı medeni ve siyasî haklara sahip olacaklarını belirtmektedir.

4. Madde'ye göre Müslümanların çiftlikleri, otlakları, meraları, kışlakları, ormanları, her türlü toprak ve diğer taşınmaz malları üzerindeki mülkiyet hakları, ister özel kişilere ister cemaatlara ait olsun, Osmanlı hukukuna dayanan ferman, tapu vb. belgeler geçerli sayılmak suretiyle korunacaktır. Gelirleri cami, okul vb. gibi kuruluşlara giden vakıf mallarının mülkiyeti de aynı madde ile korunmaktadır.

5. Madde ile Sultan ve ailesinin malları aynı güvence altına alınmaktadır.

6. Madde, hiç kimsenin yasayla kararlaştırılmış kamu yararı nedeni dışında ve tazminatsız mülkiyetinden yoksun bırakılamayacağı hükmünü getirmekte, hiçbir mal sahibinin toprağını köylülere satmaya zorlanamayacağını ve bütün Krallığa uygulanacak bir yasa çıkarılmadıkça toprak sahibi - toprağı işleyen ilişkilerine bir değişiklik getirilemeyeceğini, ayrıca Krallık dışında oturan toprak sahiplerinin taşınmaz mallarını üçüncü kişilere yönettirebileceklerini karara bağlamaktadır.

7. Madde, Yunanistan'a bırakılan topraklara komşu olan bölgelerde oturanların bu topraklarda bulunan otlaklara vb. eskidenberi göndermekte oldukları sürülerini göndermeye devam edebileceklerini söylemektedir.

Bu son iki maddede Müslüman deyimi geçmemekle birlikte, sözkonusu hakların Müslümanlara yarayacak nitelikte olduğu açıktır.

8. Madde hükmü, Müslümanların dinlerini özgürce uygulayabilmeleriyle ilgilidir.

Daha önemlisi, mevcut veya bundan sonra oluşacak Müslüman cemaatlarının özerkliği ve hiyerarşık örgütlenmesi tanınmakta, bunlara ait fonlara ve gayri menkullere ilişilemeyeceği belirtilmektedir.

Bu cemaatların din konularında manevi önderleriyle olan ilişkilerine hiçbir biçimde dokunulamayacak, yerel şeriat mahkemeleri sırf dini konularda yetkilerini sürdüreceklerdir.

11. Maddeye göre, Müslümanları özellikle ve istisnai olarak hedef alan hiçbir silâhtan arındırma önlemine başvurulmayacaktır.

13. Madde, gerek Ondokuzuncu Yüzyıl ve gerekse Milletler Cemiyeti dönemi antlaşmalarında mutlaka rastlanan bir yurttaşlık hükmü getirmektedir.

Bu antlaşmalarda, oturdukları topraklar el değiştiren kişilerin vatandaşlık durumu ele alınmış ve gerek bunların özgür iradelerini kullanabilemeleri için, gerekse vatansızlık durumunun ortaya çıkmaması için tedbir alınmıştır.

Bu madde hükmüne göre de, terkedilen topraklarda doğan veya halen oturan ve Osmanlı vatandaşlığını korumak isteyenlere, ikâmetgahlarını Osmanlı İmparatorluğu'na taşımak için üç yıllık bir süre tanınmakta, bu kişilerin taşındıktan sonra 6. madde hükmünden yararlanacağı belirtilmekte, ayrıca bu süre içinde bu kişilere askerlik yükümlülüğü getirilemeyeceği karar altına alınmaktadır.

Bu hükmün benzeri sonraki birçok antlaşmada tekrar görülecektir.

Aynı biçimde, benzeri antlaşmalarda yinelenen bir hüküm de, 17. Madde ile getirilen bir karşılıklı genel af güvencesi ile ilgilidir.

Bu sözleşme, 18. Maddesi hükmünce, Yunanistan krallığı ve Osmanlı İmparatorluğu arasında İstanbul'da 2 Temmuz 1881'de yapılan bir sözleşmeyle her iki ülke tarafından onaylanmış ve yürürlüğe konmuştur.

1913 Atina Antlaşması ve 3 Numaralı Protokol;

İtalya'nın Trablusgarp'a saldırmasından yararlanan Balkan ülkeleri birleştiler ve daha İtalya ile barış görüşmeleri başlamadan Osmanlı Devletine savaş açtılar.

Savaş, büyük devletlerin hiç ummadıkları bir biçimde ve hızda Osmanlı ordularının her tarafta yenilgisiyle sonuçlandı.

Edirne bile işgâl edildi.

Bununla birlikte Balkan ülkeleri savaş ganimetini paylaşamadıklarından birbirlerine girdiler.

Bundan yararlanılarak Edirne ve bir kısım toprak geri alındı.

Sonunda Kavala, Dedeağaç ve bütün Trakya'yı alan Bulgaristan'la 29 Eylül, Selanik, Güney Makedonya ve Girit'i alan Yunansitan'la 14 Kasım 1913'de antlaşmalar imzalandı.

İşte, Müslümanlara vermek zorunda kaldığı azınlık hakları açısından Yunanistan'a en fazla yükümlülük getiren uluslararası metin olan 1-14 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşması budur.

Genel af ilan edilmesi ve Osmanlı toprağına göç edeceklere askerlikten muaf olacakları üç yıllık süre tanınması gibi bütün antlaşmalarda her zaman rastlanan hükümler dışında, 1913 Antlaşması'nın getirdiği önemli hükümler şunlardır:

2. Madde iki ülke arasında daha önce yapılmış veya yürürlüğe konmuş bütün anlaşmaları tekrar gündeme getirmektedir.

Böylece, azınlık hakları açısından 1830 ve 1881 metinleri bir kez daha onaylanmaktadır. Aynı madde hükmüne göre, Antlaşmaya ekli 3 numaralı protokol Yunanistan'ın bütün topraklarında geçerli olacaktır.

5. Madde, Yunanistan'a bırakılan topraklarda işgâle kadar edinilen hakların ve Osmanlı belgelerinin geçerli olacağını belirtmektedir.

6. maddeye göre, Osmanlı tabiiyetini koruyarak Yunanistan'ı terketmiş olanlar bu topraklardaki gayri menukllerini korumaya ve onları başkalarına idare ettirmeye devam edeceklerdir.

Kır ve kentlerde Osmanlı hukukuna göre özel ve tüzel kişilerce edinilmiş mülkiyet hakları Yunanistan'ca tanınmaktadır. Hiç kimse kanunun tespit edilmiş kamu yararı söz konusu olmaksızın, uygun ve peşin bir tazminat ödenmeden mülkiyetinden yoksun bırakılamayacaktır.

7. Madde Padişah ve sülalesinin mallarını güvence altına almaktadır.

11. Maddede, bırakılan topraklarda oturanların hayat, mal, şeref, din ve gelenekleri güvence altına alınmakta, bunların Yunan yurttaşlarla aynı medeni ve siyasî haklara sahip olacakları, dinlerini açıkça uygulayabilecekleri belirtilmektedir.

Halife olarak padişah'ın ismi hutbelerde okunmaya devam olunacaktır.

Madde ayrıca, Müslüman cemaatlarının yönetimi konusunda önemli hükümler getirmektedir. Mevcut veya oluşacak bu cemaatların muhtariyyetine ve hiyerarşik yapısına dokunulmayacak, sahip oldukları fonlara ve gayri menkullere ilişilmeyecektir.

Müslümanlarla manevi önderleri arasındaki ilişkilere karışılmayacak, bu dînî önderler İstanbul'daki Şeyhülislamlık makamına bağlı olacaklardır. Müftüler Müslüman seçmenlerce seçilecektir.

Başmüftü, Yunanistan'daki bütün müftülerin toplanarak seçecekleri üç aday arasından Yunan Kralı tarafından atanacak, bu atama üzerine Osmanlı Padişahı kendisine bir “menşur” ile onun fonksiyonlarını yerine getirmesini ve diğer müftülere karar ve fetva yetkisi vermesini sağlayacak bir “mürasele” gönderecektir.

Böylece, en azından manevi olarak Müslüman cemaatının İstanbul ile ilişkileri sürdürülmüş olmaktadır.

Müftüler yalnız din konularında ve vakıfların yönetimine nezaret etmekte değil, Müslümanların evlenme, nafaka ve mütevelli tayini gibi dünyevi meselelerinde de yetkilidirler.

Kararları Yunan makamlarınca uygulamaya konacaktır.

12. Madde, her türlü vakfın güvence altına alındığını, bırakılan topraklarda bunların cemaat tarafından yönetileceğini, gelirleri Osmanlı İmparatorluğu'nda bulunan kurumlara bırakılmış olsa bile bu vakıfların Evkaf Vekaleti tarafından satılana dek Müslüman cemaatlarince yönetilmeye devam olunacağı hükmünü getirmektedir.

Vakıf rejimi ancak uygun ve peşin tazminat verilerek değiştirilebilecektir.

Eğer çeşitli din ve hayır kuruluşları yeterli gelirden yoksun kalacak olurlarsa, devlet yardım edecektir.

1913 Antlaşmasına üç protokol eklenmiştir.

Antlaşmanın 2. Maddesi hükmüyle “bütün Yunanistan topraklarında” geçerli kılındığını gördüğümüz 3 numaralı protokol gene Müslümanlara birtakım azınlık hakları getirmektedir.

Buna göre, başmüftü ve müftüler Yunan memurlarının hak ve görevlerine sahip olmakta, başmüftü, müftüleri malî ve dînî bakımdan denetleyebilmektedir.

Bu müftüler ancak Yunan Krallığı anayasasının 88. Maddesi gereğince görevden alınabileceklerdir.

En önemlisi, Protokol, Müslüman cemaatlarının tüzel kişiliğini tanımaktadır (Md. 13). Protokol Müslüman özel okullarını ve bunların gelirlerini de tanımaktadır.

Bireylerden veya İslam ileri gelenlerinden oluşacak komisyon tarafından kurulacak okullar da aynı statüde olacak, buralarda eğitim resmi programa uymak ve Yunanca zorunlu olmak şartıyla Türkçe yapılacaktır.

Görüldüğü gibi, 1913 Antlaşması herşeyden önce Müslümanların mülkiyet haklarını titizlikle güvence altına almakta, can, din, gelenek gibi temel noktalara atıf yapmakta ve cemaat yönetimlerinin muhtariyeti, müftü seçimi, vakıfların yönetimi ve hatta İstanbul'la ilişkilerin sürdürülmesi ve kimi vakıf mallarının satışı konusunda Osmanlı Evkaf Vekâleti'ne atıf yapmaktadır.

3 numaralı protokol ise cemaatların tüzel kişiliğini açıkça tanımakta, Müslüman okullarının muhtar yönetimine ve buralarda Türkçe eğitim yapılmasına imkân vermektedir.

1913 Atina Antlaşması'nda getirilen haklar “Yunanistan'a bırakılan topraklar” kaydıyla sınırlı idi.

Bununla birlikte, Antlaşma'nın 2. maddesi hükmü, 3 numaralı protokolü bu sınırın dışında bırakmakta ve onu bütün Yunanistan toprakları için geçerli saymaktadır.

10 Ağustos 1920 Yunan Sevr'i;

Türkiye'de "Sevr Antlaşması" denince, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasını belgeleyen uluslararası metin akla gelir.

Oysa, aynı yer (Sevr) ve tarihte (10 Ağustos 1920) Osmanlılarla ilgili olarak imzalanmış bir değil, tam üç tane Sevr Antlaşması söz konusudur.

Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayan antlaşma, Batı Trakya'yı Yunanistan'a resmen veren Trakya konusundaki antlaşma, üçüncüsü de Yunanistan'daki azınlıkların korunmasıyla ilgili olarak yapılan antlaşma ki, “Yunan Sevr'i” olarak bilinmektedir.

“Yunanistan'daki Azınlıkların Korunmasına İlişkin Antlaşma” adını taşıyan ve bir yanda Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, diğer yanda Yunanistan Krallığı tarafından imzalanan bu üçüncü antlaşma, toprakları genişleyen ülkelere azınlıkları koruma konusunda adı geçen tarafından kabul ettirilen antlaşmalardan biridir.

“Başlangıç” bölümünde, 1913 başındanberi Yunan Krallığı'nın, topraklarını büyük ölçüde genişlettiğini tespit eden Yunan Sevr'i, bu ülkede yaşayanlara hiçbir ayrım gözetmeden hak eşitliği sağlanmasını ve bu hakların “Krallığa eklenebilecek topraklarda da” geçerli olmasını öngörmektedir.

Yunanistan bu antlaşmayla kimi ülkelere karşı bu konuda daha önce kabul ettiği kimi yükümlülüklerden kurtulacak ve bundan böyle yalnız Milletler Cemiyeti'ne karşı yükümlülük altına girecektir.

İki bölümden oluşan, birinci bölümü azınlık haklarıyla, ikincisi ise büyük devletlere birtakım ayrıcalıklar tanımakla ilgili olan antlaşmanın önemli hükümleri şöyle özetlenebilir :

Antlaşmanın 1. Maddesi, Milletler Cemiyeti sisteminde her adımda bir rastladığımız bir hüküm getirmekte ve 1. bölümün 2.-8. maddeler arasının temel yasa sayılacağını ve bunlarla çatışacak hiçbir millî yasanın vb. çıkarılamayacağını söylemektedir.

Aynı hükme (onaylanmamış, uygulanmamış) Osmanlı Sevr'inin 140. Maddesinde, Lozan Antlaşması'nın ise 37. Maddesinde rastlamaktayız.

2. Madde yalnız vatandaşlara değil, ülkede bütün yaşayanlara doğum, vatandaşlık, dil, soy veya din farkı gözetmeden hayat ve özgürlük koruması getirmektedir. Bu insanlar dinlerini özgürce uygulayabileceklerdir.

3.-6. maddeler vatandaşlıkla ilgilidir. Bunlara göre, antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihte ülkede oturanlar ve bunların Yunanistan'da doğan çocukları (oturmasalar bile) Yunan vatandaşlığına kabul edilmekte, başka bir uyruğu seçenler, taşınmaz malları üzerindeki hakları saklı kalmak koşuluyla, seçtikleri ülkeye göçedebilmektedirler.

7. Maddeye göre bütün Yunan vatandaşları yasa karşısında eşit olup aynı medeni ve siyasî haklardan, ayrım yapılmaksızın yararlanırlar. Din ve inanç farkı, işe alınma, memur olma vb. hakların kullanılmasında etkili olmayacaktır. Vatandaşlar özel işlerinde ve yayınlarda istedikleri dili kullanabilecek, mahkemelerde de bu konuda kendilerine gerekli kolaylıklar sağlanacaktır.

8. Madde soy, din ve dil azınlıklarına, harcamaları kendilerine ait olmak üzere, dinî ve ictimaî müesseseler ve okullar kurma, işletme ve denetleme hakkını vermekte, burada kendi dillerini kullanma imkânı sağlamaktadır.

9. Madde yalnızca 1 Ocak 1913'ten sonra Yunanistan'a katılan topraklarda geçerli olmak üzere, farklı dil konuşan vatandaşların önemli oranda bulundukları yerlerde bu toplumlara devlet ve belediye gibi kamu bütçelerinden eğitim, dinî ve insanî amaçlarla adil bir miktarın ayrılacağını öngörmektedir.

10. Maddede Müslümanları kişisel durum ve aile hukuku ile ilgili sorunlarının İslam adetleri çerçevesinde çözülmesi için gereken önlemlerin alınacağı belirtilmekte ve cami, mezarlık ve diğer İslamî kuruluşlar güvenceye kavuşturulmaktadır. Vakıflar ve diğer İslamî ve insanî kuruluşları tanınmakta, yeni dinî ve insanî kuruluşların meydana getirilmesi durumunda Yunanistan'ın bu tür özel kuruluşlara sağlanan kolaylıkları esirgemeyeceği hüküm altına alınmaktadır.

Yunan Sevr'inin azınlıkların korunmasıyla ilgili olan I. Bölümü, bu antlaşmanın getirdiği azınlık hükümlerinin Milletler Cemiyeti güvencesi altında olduğunu, Konsey'in çoğunluk kararı olmadan değiştirilemeyeceğini, ayrıca bu hükümler konusunda Yunanistan ile antlaşmaya taraf veya Cemiyet Konseyi üyesi olan herhangi bir ülke arasında bir anlaşmazlık çıkarsa, bu ülkelerin istedikleri takdirde Yunanistan'ı zorunlu olarak Uluslararası Daimi Adalet Divanı'na götürebileceklerini, bu durumda Divan'ın kararının kesin olacağını öngören 16. Madde ile son bulmaktadır. Antlaşmanın II. bölümünü oluşturan 17.-20. maddeler, büyük devletlere tanınacak çeşitli ayrıcalıklarla ilgilidir.

Görüldüğü gibi, 1920 Yunan Sevr'i bu ülkeye üç tip yükümlülük getirmektedir. Birincisi, 2. Madde'de olduğu gibi bu ülkede yaşayan herkese yaşama hakkı ve hürriyet tanınmaktadır.

İkincisi, din, dil ve soy azınlıklarına 7. Maddede görüldüğü gibi medeni ve siyasal haklardan ayrım yapılmaksızın yararlanma hakları getirilmektedir.

Üçüncüsü de, 8. ve 14. maddelerde görülen kendi dilinde eğitim, vakıfların tanınması vb. hakların varlığıdır.

Bu hakları taşıyanlardan 9. Madde, “1 Ocak 1913'ten sonra katılan topraklar içindir” hükmü nedeniyle, Batı Trakya için de özel bir nitelik göstermektedir.

Maddelerde rastlanan bu hükümler dışında, Antlaşmanın başlangıç bölümünde önemli iki nokta dikkati çekmektedir.

Birincisi, “Yunanistan'ın daha önce birtakım ülkelere karşı giriştiği birtakım yükümlülüklerin kaldırılması” deyimi, Yunanistan'ın kendi ülkesindeki Müslüman azınlıkların korunması için 1830 ve 1881 yıllarında büyük devletlere karşı giriştiği taahhütlerin kalkmasıyla ilgili olarak yorumlanmak gerekir, Çünkü Yunan Sevr'i de büyük devletlerle yapılmış bir antlaşmadır.

İkincisi, şimdiye dek yalnızca “Yunanistan'a bırakılan topraklar”la sınırlı olan azınlık hakları Yunan Sevr'i ile bütün Yunanistan'a genişletilmekte, hatta bununla da yetinilmeyerek, Antlaşmanın yapılmasından (1920) sonra Yunanistan'a katılabilecek olan topraklar için de geçerli kılınmaktadır.

Hatırlanacağı gibi, Oniki Ada Yunanistan'a 1947 Paris Antlaşması ile katılmıştır.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASINDAN SONRA BATI TRAKYA TÜRKLERİNİN HUKUKİ STATÜSÜ

Lozan Antlaşması'nın Getirdiği Statü;

Lozan Barış Antlaşması'nın “Siyasî Hükümler” adını taşıyan I. kısmının III. faslı, "Azınlıkların Korunması" adı altında Türkiye'deki Müslüman olmayan azınlıkların statüsünü belirleyen birtakım hükümler getirmektedir.

37.-44. maddelerini oluşturan bu hükümlerden sonra gelen ve Faslın son maddesi olan 45. madde hükmüne göre "Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan'ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır".

Böylece kabul edilen 45. Madde ile Lozan'da azınlık koruma hükümleri Batı Trakya Türklerinin özel azınlık koruma rejimi olarak ortaya çıktı.

Batı Trakya Türklerini ilgilendirdiği biçimiyle (yani Yunanistan'ın yükümlülükleri açısından) şöyle özetlenebilir :

37. Maddeye göre Yunanistan, bu hükümleri temel yasa olarak tanıyacak ve hiçbir yasa vb. metin ve resmi işlemin bunlarla çelişmesine izin vermeyecektir.

38. Maddeye göre hiçbir ayrım yapılmaksızın herkesin hayat ve özgürlüğü korunacak, herkes dinini özgürce uygulayabilecek, dolaşım ve göç etme özgürlüğüne sahip olacaktır.

39. Maddeye göre Müslümanlar tüm medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklar, yasa önünde eşit olacaklar, din ayrılığı bu haklardan yararlanmada, özellikle kamu hizmetine girmede ve yükseltilmede engel oluşturmayacaktır.

Maddenin son iki fıkrasında bütün Yunan vatandaşlarının çeşitli işlerinde istediği dili kullanmasına imkân verdiği gibi, Müslümanların mahkemelerde de kendi dillerini kullanabilmeleri için gerekli kolaylıkların sağlanması hükmünü getirmektedir.

40. Madde, Müslümanların, giderlerini kendileri ödemek şartıyle, her türlü hayır kurumu, okul ve benzeri kurumları kurarak bunları yönetmek ve denetlemek hakkını güvence altına almakta, buralarda kendi dillerini özgürce kullanmak ve dinî törenlerini yapmak imkânını getirmektedir.

41. Maddeye göre, Müslümanların önemli oranda oturdukları yerlerde Yunan yetkilileri Müslüman çocuklarının ana dilinde öğrenim görebilmeleri için gerekli tedbirleri alacak, bu azınlık bu tür yerlerde kamu bütçelerinden eğitim, din ya da hayır işleri için hakça bir pay alma hakkına sahip olacaktır.

42. Madde hükmüne göre Yunan hükümeti müslümanların aile hukukuyla ve kişi halleriyle ilgili durumlarını bu azınlığın gelenek ve göreneklerine uygun biçimde çözümlenmesini güvence altına almakta, bunların dinî müesseselerini tam bir koruma altına almanın yanı sıra, vakıf ve dinî kuruluşlarına her türlü kolaylığı sağlamayı ve bu nitelikte kurulacak yeni kurumlardan gerekli kolaylıkları esirgememeyi üstlenmektedir.

43. Madde Müslümanların inançlarına aykırı davranışta bulunmaya zorlanamayacağı, bu inançlar yüzünden yasanın öngördüğü bir işlemi yerine getirememeleri durumunda haklarını yitirmemeleri hükmünü getirmektedir.

44. Maddeye göre Yunanistan'ın yükümlendiği hükümler uluslararası nitelikte sayılarak Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altına konmakta, Cemiyet Konseyi'nin çoğunluk kararı olmadan değiştirilememekte, Konsey üyelerinden herhangi biri bu hükümlere aykırı davranış gördüğü zaman bunu Konsey'in dikkatine sunabilmekte, Konsey de bu konuda gerekli göreceği yönergeleri verebilmektedir. Bir anlaşmazlık durumunda Uluslararası Daimi Adalet Divanı'na gidilecek ve Divan'ın hükmü kesin olacaktır.

Daha önce de zikredildiği gibi Yunan Sevr'i olarak bilinen ve Yunanistan'da ekalliyetlerin himayesine dair 10 Ağustos 1920 tarihli antlaşma, Lozan'da Müttefik devletlerle (İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya) Yunanistan arasında imzalanan 16 numaralı protokolle teyid edilip Lozanla birlikte yürürlüğe girmesi sağlanıyor.

Böylece Batı Trakya Türklerinin hak ve hukuku Lozan'da iki belge ile tespit edilmiştir.

Bu belgelerden biri Müttefik devletlerle birlikte Türkiye'nin de taraf olduğu "Azınlıkların Himayesi" başlıklı 37.-45. maddeler,

diğeride Müttefiklerle Yunanistan arasında imzalanan Yunan Sevr'ini geçerli kılan 16. numaralı protokoldur.

Batı Trakya Türkleri birincisinde Yunanistan'ın baskıları karşısında statülerini korumada, hak ve hukukunu aramada Türkiye'ye müracaatta bulunabileceklerdir.

İkincisinde ise hak ve hukuk arama mücadelesini Milletler Topluluğunun devamı olan Birleşmiş Milletler bünyesinde sürdürebileceklerdir.

Lozan'dan Önceki Antlaşmaların Geçerliliği;

Yunanistan'daki Müslüman azınlıkların durumunu belirleyen uluslararası metinlerin geçerliliği ve kapsamı üzerinde durarak bugünkü durumu tespit etmek yerinde olacak.

Bunu yapmak iki açıdan gereklidir.

Birincisi, bu bölümde Müslüman azınlıkların korunmasıyla ilgili olarak Yunanistan'ın bağımsızlığını fiilen kazanmasından bu yana yaptığı bütün antlaşmalar gözden geçirilmiştir.

Batı Trakya toplumu için bunların hepsi geçerli midir?

Buna benzer bir sorun, değişik bir biçim altında şu anda Türk ile Yunan diplomatları arasında tartışılmakta olup, siyasî sonuçları önemli olabilecek bir hukukî çatışma olarak sürüp gitmektedir.

İkincisi, Batı Trakya Türkleri Yunanistan'daki tek Müslüman-Türk azınlık toplumu değildir.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1947 yılındaki Paris Barış Antlaşmasıyla Yunanistan Oniki Ada'ya da sahip olmuştur ve bu adalarda (özellikle Rodos'ta) Türkler yaşamaktadır.

Bunlara nasıl bit statü uygulanması gerekecektir?

Konumuz Batı Trakya olmakla birlikte, Batı Trakya'ya uygulanacak statünün geçerliliği araştırılırken, kapsam sorunu da kendiliğinden önümüze çıkmaktadır.

Söz konusu uluslararası metinleri üç kategori altında incelemek uygun olacak.

Birincisi, 1830 ve 1881 metinlerini içine alan Ondokuzuncu Yüzyıl azınlıkları koruma antlaşmalarıdır.

İkincisi, Yunanistan ile Osmanlı İmparatorluğu arasında ikili bir anlaşma olan 1913 metni ve üçüncüsü de Milletler Cemiyeti sistemine bağlı olarak yapılmış olan 1920 Yunan Sevr'i ile Lozan Antlaşması olarak sayılabilir.

1830 Protokolü ve 1881 İstanbul Sözleşmesi :

Ondokuzuncu Yüzyıl azınlıkları koruma sisteminin bu tipik örnekleri, Büyük Devletler arasında yapılmış anlaşmalar olup, Yunanistan'a bu devletlerce onaylatılmış belgelerdir.

Konumuz açısından ortak özellikleri, her ikisinin de "Yunanistan'a terkedilen topraklar" üzerinde yaşayan Müslümanların haklarıyla sınırlı oluşlarıdır.

Birinci metin, Yunanistan'ın bağımsız olduğu andaki topraklarda, yani Mora ve Attik yarımadaları ve civar adalarla, ikincisi de Tesalya'yla ilgilidir.

Yani, bu iki metin Batı Trakya için geçerli değildir. Geçerli oldukları yerlerde de nüfus mübadelesi sonucu Müslüman kalmadığından, konusu ortadan kalkmış her antlaşma gibi ölü birer metin niteliği göstermektedirler.

Zaten 1920 Yunan Sevr'inin dibaçesinde de belirtildiği gibi, Müttefik Devletler garantisi altındaki bu metinlerin yeri Milletler Cemiyeti garantisi altındaki bu antlaşma (Sevr) tarafından doldurulmuştur.

1913 Atina Antlaşması ve 3 Numaralı Protokol :

Yunanistan'da şimdiye dek Müslüman azınlıklara tanınan hakların kuşkusuz en ilerisini oluşturan bu antlaşma da, yukarıdakilerde gördüğümüz özelliği taşımaktadır, yani genel bir antlaşma olmayıp, Girit adası dahil olmak üzere Tesalya'dan Batı Trakya'nın batı sınırına kadar bugün Yunanistan'ın sahip olduğu bölge için yapılmıştır.

Bu bölgenin Müslüman Türkleri de 1923 mübadelesine dahil olduğundan, 1913 Antlaşması'nın Müslüman kökenli halkı mübadeleye dahil olan başka bölgeler için de geçersizdir.

Bu 1913 metni, Yunanistan ile Türkiye arasında halen tartışma konusudur.

Yunanistan, 1981'de Türkiye'ye verdiği notalarda antlaşmanın geçersiz olduğunu savunmaktadır.

Yunanistan her ne kadar 1913 Atina Antlaşması'nın geçerliliğini redediyorsa da, Yunan belgelerinin çeşitli arazi anlaşmazlıkları konusunda bu metne atıf yaparak geçerli olduğunu kabul ettikleri görülmektedir.

Örneğin, Gümülcine'de bulunan Sohtalar Medresesi'ne vakfedilmiş bir arazi konusunda, Devlet Mülkleri Hukuk Danışmanlığı, 9 Nisan 1976 cuma günü yaptığı toplantıda, İstinaf Mahkemesi üyelerinden Vazilyon Zeppos tarafından verilen bir mütalaayı kabul etmiştir.

Mütalaaya göre; 1913 tarihli Atina Antlaşması'nın 12. maddesi vakıfların Müslüman cemaatlerinde yönetilmesini öngörmüş, fakat bunların mülkiyetini Cemaatlere vermemiştir.

Zaten 30 Ocak 1923 mübadele sözleşmesine göre Müslüman vakıfları tasfiye edilmiş ve Yunan Devletine intikal etmiştir.

Gene Mütalaaya göre, her ne kadar 10 Haziran 1930 Ankara Mukavelenamesi'nin 7. maddesi Yunan Devletince işgâl edilmeyen gayr-i menkullerin sahiblerine geri verilmesini öngörmekteyse de, söz konusu vakıf arazisi bundan da yararlanamaz, çünkü vakıfların sahibi olan Müslüman tüzel kişileri 1923'te tasfiye edilmiştir ve söz konusu gayr-i menkul mülk, mevcut olmayan tüzel kişilerin mülkiyetinde olamayacağı, hiç kimseye ait olmaması da imkân dışı bulunacağı için, Yunan Devletine ait sayılmalıdır.

Yukarıda belirtilen tarihte 19 numara ile Devlet Mülkleri Hukuk Danışmanlığı kararı olarak kabul edilen ve sonra da Yunan Maliye Bakanlığı'nın 10 Temmuz 1976 tarih ve D. 4021/167 Protokol numarasıyla benimsenen mütalaaya bakılacak olursa, bir "yanlışlıklar manzumesi"dir, çünkü, 30 Ocak 1923 Antlaşması (md. 10) taşınmaz malların tasfiyesini öngörmektedir ama, bu hüküm mübadeleye giren bölgelerdeki özel ve tüzel kişiler içindir; oysa Sohtalar Medresesi Batı Trakya'nın en büyük kenti olan Gümülcine'dedir, yani "mübadil" değildir, "établi"dir.

İkincisi, 1930 Mukavelenamesi, 16. maddesinde sayılan istisnalar dışında, Batı Trakya için geçerli değildir; mübadeleye giren bölgeler için geçerlidir.

Mübadeleye girmeyen bir bölgedeki bir Medrese'ye ait bir vakfı mübadeleye girmiş bir tüzel kişinin malı gibi göstererek Yunan Devleti'ne mâl eden bu mütalaanın yanlışları burada bizi ilgilendirmemektedir.

Bizi burada ilgilendiren, bir devlet kuruluşunun resmî mütalaasında 1913 Atina Muahedenamesi'ne 1976 yılında atıf yapması, Yunan Maliye Bakanlığı'nın da bunu benimsemesidir.

Fakat, sadece yapıldığı tarihte (1913) "Yunanistan'a terkedilen topraklar" için geçerli olduğunu, dolayısıyla, 1920'de ilhak edilen Batı Trakya için geçersiz olduğunu söyleyecek yerde red gerekçesini, doğrudan doğruya, 1923'te yapılan nüfus değişimi sonucu Antlaşmanın konusunun ortadan kalktığına dayandırmaktadır.

Yunan Dışişleri Bakanlığı'na göre, 1913 antlaşması yerine 1923'te imzalanan Lozan antlaşması geçmiştir ve bugün Yunanistan'ı Türk kökenli azınlıklar konusunda bağlayan tek antlaşma da bu Lozan antlaşmasıdır.

Yunan Dışişleri'nin iddiası ilginçtir, çünkü Yunanistan'ı azınlıklar açısından asıl bağlayan genel anlaşma olan 1920 Yunan Sevr'ini hiç yapılmamış varsayarak doğrudan doğruya 1913'ten 1923'e atlamaktadır.

Bunun sebebi, Yunan Sevr'inin Yunanistan'a tek taraflı azınlıkları koruma yükümlülüğü getiren bir uluslararası metin olması olsa gerektir ve Yunanistan, en azından Türk kökenli azınlıklar açısından, mütekabiliyet göstermeyen koruma hükümlerini tanımamak eğiliminde gözükmektedir.

1913 metni açısından çok önemli bir nokta bulunmaktadır. Antlaşma'ya üç adet protokol eklenmiştir ve hatırlanacağı gibi Antlaşmanın 2. Maddesi hükmüne göre 3 numaralı Protokol yalnızca "Yunanistan'a bırakılan topraklar" için değil, "Yunanistan'ın bütün toprakları" için geçerli kılınmıştır.

Devletlerin antlaşmalar konusundaki halefiyeti ilkelerine göre, bir toprak parçasına yeni sahip olan devletin daha önce yapmış olduğu antlaşmalar, halefiyet tarihinden başlayarak o toprak parçası için de geçerli olmaktadır.

3 numaralı Protokol imzalandığında Yunanistan henüz Batı Trakya'ya ve 12 Ada'ya sahip değildir ama, bu halefiyet ilkesi ve de uluslararası Adalet Divanının 1978'deki kararı nedeniyle bu Protokol'un adı geçen bölgelerdeki Müslümanlar açısından geçerli olması hukukî bir zorunluluktur.

3 numaralı Protokol, Yunanistan'ın 1981 yılında iddia ettiğinin tersine, Lozan Antlaşması ile kaldırılamamıştır ve eğer bundan sonra Yunanistan, üzerinde Müslümanlar yaşayan başka bir toprak parçasına daha sahip çıkacak olursa, o toprak parçası üzerinde de geçerli olacaktır.

Lozan Konferansı görüşmeleri de, bu Konferans'ta imzalanan barış antlaşmanın 1913 Atina Muahedenamesi'ni (dolayısıyla, 3 numaralı Protokol'u) yürürlükten kaldırmadığının delilidir.

Nitekim Venizelos, 19 Aralık 1922 oturumunda Türkiye'deki azınlıkların korunması hükümleri görüşülürken, 1913 Antlaşması'nın 11. Maddesini okumuş ve yeni Türkiye'nin de böyle geniş güvenceler vermesi gerektiğine örnek olarak göstermiştir.

Daha da ötesi, 29 Aralık 1922 tarihli oturumda Türk heyetinin İstanbul Rum Patrikliği'nin yurt dışına çıkarılması konusunda direnmesi üzerine söz alan Yunanistan delegesi Caclamanos, müftüleri Müslümanlara seçtiren, başmüftünün de İstanbul'a bağlı olmasını öngören Atina Antlaşması'ndaki hükümlerin bu durumda yürürlükte kalmasını kabul edemeyeceklerini söylemiş, fakat buna Fransız delegesi Laroche, konumuz açısından son derece önemli olan bir cevap vermiştir.

Yapılması söz konusu olan Antlaşma (Lozan) Yunanistan'ın ve Türkiye'nin daha önce doğrudan doğruya girişmiş bulundukları hukukî yükümlülüklerden hiç birini değiştiremez ve Konferans'ın bu çeşit yükümlükleri kaldırmak ya da doğrulamak yetkisi de yoktur.

10 Ağustos 1920 Yunan Sevr'i :

Sevr Antlaşması, şimdiye dek Yunanistan konusunda gördüğümüz azınlık antlaşmalarından önemli bir farklılık göstermektedir.

Diğer üçünün tersine bu Antlaşma geneldir ve bütün azınlıklara, "Bütün Yunanistan toprakları"nda uygulanacaktır. Dahası, Başlangıç Bölümü'nde, Antlaşma'nın "Yunanistan'ın bundan sonra edinebileceği topraklar için de" geçerli olduğu açıkça belirtilmiştir.

Yani, Sevr Antlaşması'nın Batı Trakya ve Oniki Ada'ya uygulanabilirliğini ileri sürmek için, 3 numaralı protokol'u incelerken yaptığımız gibi halefiyet ilkelerine gitmek bile gereksizdir.

Bununla birlikte, Yunanistan, gene 1981 yılında Türkiye'ye yolladığı notalarda, Sevr Antlaşması ile bağlı olduğunu da reddetmektedir.

Yunan Dışişleri'ne göre, 1920 Sevr Antlaşması'nın hükümleri, Müslüman azınlıklar açısından Lozan Antlaşması'nın 37.-45. maddeleriyle aynıdır.

Üstelik, Lozan'a ekli XVI numaralı protokol'un içeriğinden olsun, Sevr Antlaşması'nın hiçbir biçimde Yunanistan'a Müslüman Azınlığın korunması açısından tek taraflı yükümlülükler getirmek gibi bir amacı olmadığı anlaşılmaktadır.

Yunan Dışişleri'nin Sevr'in geçerliliğini bu reddediş mantığını anlamak zor olmakla birlikte, gerek sözü edilen XVI numaralı protokol'un incelenmesinden, gerekse bu konuda yazmış olan yazarların ileri sürdüklerinden, tam ters yönde bir sonuç çıkarmak zor değildir.

Nitekim, Lozan'ın Son Senet'inde XVI. numara ile kayıtlı olan Protokol "İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya ve Yunanistan hükümetleri, işbu Konferansta yapılan Barış Antlaşmasıyla öteki Senetlerin yürürlüğe konulmasının, Yunanistan'daki azınlıkların koruması konusunda Başlıca Müttefik Devletlerle Yunanistan arasında, 10 Ağustos 1920 tarihinde, Sevr'de yapılmış Antlaşmanın yürürlüğe konulmasını gerekli kıldığı kanısına varmışlardır", demektedir. Protokol'a göre, Sevr'de yapılmış bu iki antlaşmanın onay belgeleri, Lozan'ınkilerle birlikte sunulacaktır.

Demek ki Lozan Antlaşması, 1920 Yunan Sevr'ini kaldırmak şöyle dursun, bu XVI Numaralı Protokol ile onu teyid etmiş ve hatta onaylanmasını istemiştir.

Nitekim, Yunanistan bunun arkasından o zamana dek onaylanamamış olduğu Sevr Antlaşması'nı 29 Eylül ve 30 Ekim 1923 tarihli tasdik belgeleriyle onaylamıştır.

Protokol okunduğu zaman başka nasıl bir anlam çıkabileceğini anlamak gerçekten zordur. Tam tersine, Yunan Dışişleri'nin iddialarının tersini ortaya koymak için katmerli bir sistem bulunduğuna işaret etmek oldukça kolay gözükmektedir, çünkü, Batı Trakya'yı Bulgaristan'dan alarak Müttefikler'e veren 1919 Neuilly Antlaşmasının 16. maddesi, Yunanistan'ın Başlıca Müttefik ve Ortak Devletler'le antlaşma imzalayarak, kendi sınırları içindeki azınlıkları koruyacağı hükmünü getirmekte, 10 Ağustos 1920'de Sevr'de B. Britanya, Fransa, İtalya ve Japonya ile Yunanistan arasında Trakya konusunda imzalanan antlaşmanın 3. maddesinin 2. paragrafı ile de Yunanistan, bu korumanın Batı Trakya'ya da uygulanacağını doğrulamaktadır.

Bu koruma da, Trakya konusundaki antlaşma ile aynı yer ve tarihte imzalanmış bulunduğu daha önce belirtilmiş bulunan Yunan Sevr'inde ayrıntısıyla belirlenecektir.

XVI numaralı protokol'ün çeşitli yazarlar tarafından yorumu da yukarıda söylenenlere katılmakta olup, Yunan Dışişleri'nin tezini destekler olmaktan uzak bulunmaktadır. Milletler Cemiyeti Dernekleri Uluslararası Birliği'nin daha önce de sözü edilen Raporlarından üçüncüsünde yayınlanan ve Soy, Dil ve Din Azınlıkları Özel Komisyonu başkanı Willoughby Dickinson imzasını taşıyan incelemede, Lozan'ın 37.-45. maddelerinin, 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması ve aynı yerde ve tarihte Trakya'nın statüsüyle ilgili olarak imzalanan antlaşmayla "izah edilmiş ve tanımlanmış" olacağı söylenmektedir.

Gene aynı rapor'da yayımlanan ve Birlik Sekreter Yardımcısı William O'molony imzasını taşıyan "Türkiye ve Yunanistan'da Azınlıkların Bugünkü Durumu" başlıklı yazı, Lozan Antlaşması'nın doğrudan ve dolaylı olarak iki tip güvence getirdiğini ve bunların üç grupta sınıflandırılabileceğini söylemektedir:

1) Bizzat Lozan Antlaşması'nın 37.-45. maddeleri,
2) Yunanistan'daki azınlıkların korunmasına ilişkin Sevr Antlaşması'nın hükümleri,
3) Sevr'de Trakya konusunda imzalanmış antlaşmanın hükümleri.

Yazara göre, Lozan'daki XVI numaralı protokol'ün anlamı, Lozan'ın yürürlüğe girdiği an, sözü edilen diğer iki antlaşmadaki azınlık koruma maddelerinin uygulanmasını da ardısıra sürükleyeceğidir.
Böylece Lozan'ın 37.-45. maddeleri izah edilmiş ve tanımlanmış olacaktır.

Sevr Antlaşması:
1) Mütekabiliyet aranmadan tek taraflı verilmiş,
2) Yunanistan'daki bütün azınlıklara uygulanabilir,
3) İleride Yunanistan'a katılabilecekler dahil, bütün Yunan topraklarına dönük azınlık koruma hükümleri taşıyan, bir antlaşmadır.

Ayrıca antlaşmanın 16/3 maddesine göre, o tarihte Başlıca Müttefik ve Ortak Devletlere dahil bulunan ve Milletler Cemiyeti Konseyi üyesi olan ülkeler, bu antlaşmanın hükümlerinin uygulanması kosununda Yunanistan'ı, Uluslararası Daimi Adalet Divanı'nın bugünkü devamı olan Uluslararası Adalet Divanı'na zorunlu olarak götürme yetkisine sahiptir.

Türkiye bu ülkeler arasında bulunmadığı için bu yetkiye sahip bulunmamaktadır ama, bu ülkelerden birini Batı Trakya'daki hakların ihlal edildiği konusunda ikna edilebilirse, Yunanistan'ın Divan önüne çıkması hukukî bir zorunluluk olacaktır.

Lozan'ın Geçerliliği;

Sevr'in bugün geçerli olması için bütün bu gerekçeler mevcut ve açık bir biçimde ortadayken, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'nın bu geçerliliği niye reddettiği ve kendini niçin yalnızca Lozan sistemi ile bağlı saydığı sorusunun iki cevabı olsa gerektir.

Bunlardan birincisi, Antlaşma'nın hemen yukarıda sözü edilen üç niteliğidir.

Yani tek yanlılığı, azınlık türleri açısından genelliği ve coğrafya açısından genişliğidir.

Oysa Lozan Antlaşması'ndaki azınlık koruma hükümleri (md. 37-45) Yunanistan açısından bu niteliklerin tersi nitelikler taşımaktadır.

Bir kez, Lozan tek yanlı olmayıp, mütekabiliyet ilkesi üzerine kurulmuştur.

İkincisi, Lozan Azınlık türleri açısından özel bir durumla, yalnızca Müslüman azınlıkların durumuyla ilgilidir.

Üçüncüsü de, Müslüman azınlıklar 1923 mübadele sözleşmesiyle Batı Trakya'dakiler dışında Türkiye'ye yollandığı için, Lozan coğrafi açıdan da sınırlı bir antlaşmadır.

İkinci neden, Yunanistan'ın bir gün Lozan'dan kurtulmak niyetine bağlı gibi gözükmektedir.

İstanbul Rumları çeşitli nedenlerle Yunanistan'a göçetmektedirler.

Orada Yunan uyruğuna geçmeyen, Türk vatandaşlığını koruyarak iş kuran bu Rumların göçü, İstanbul "établi"lerinin sayısını çok azaltmış ve son zamanlarda 5-6000'e kadar indirmiştir.

Ancak Türkiye dışındaki 60.000'den fazla Rumlar Türk vatandaşlığını taşımaktadırlar.

Lozan'daki azınlık korumasının mütekabiliyet ilkesi üzerine kurulduğunu belirten Yunan yetkilileri, bunu resmen söylememekle birlikte, İstanbul'daki Rum azınlığının bir topluluk olarak ortadan kalkması üzerine bu mütekabiliyet bozulmuş olacağını ve kendilerinin de Lozan hükümlerini Batı Trakya'da uygulamamak hakkına sahip olacaklarını hissettirir bir tutum içerisinde gözükmektedirler.

İstanbul Rumları'nın azalması konusundaki yakınmaları bir gün işte bu amacı gerçekleştirmeye yönelik gibi gelmektedir.

Lozan'ın 37.-45. maddelerini kendilerini bağlayan tek antlaşma olarak ilan etmeleri, Sevr'i tanımamayı mütekabiliyet ilkesinin yokluğuna bağlamaları biraz da bundandır.

Oysa, Lozan'daki azınlık korumasının iki ayağından birini oluşturan İstanbul Rumları'nın sayıca azalması, hiçbir surette diğer ayağın yararlandığı hakları etkilememesi gerekir.

Lozan kafa sayısı hesabı yapan bir antlaşma değildir.

Türkiye Lozan'daki azınlık haklarını kaldırıyor ya da uygulamaktan kaçınıyor durumuna girdiği zaman Yunanistan için böyle bir hakkın doğacağı açıktır, ama, İstanbul Rumları'nın İstanbul'daki gayr-i menkullerini tasfiye etmeden, üstelik Türk vatandaşlığını korudukları için Türkiye'ye her an dönebilecek bir biçimde Yunanistan'a yerleşmelerinin, bu ülkeyi Batı Trakya Türkleri'ni adı geçen Antlaşma gereğince tanınmış haklardan yoksun bırakmayı düşünmeye götürmesi, savunulması güç bir tutum gibi gözükmektedir.

Burada Lozan'ın yukarıda değinilen birtakım nitelikleri konusunda söylenen sözler, bu antlaşmanın Yunanistan açısından ele alınması durumunda geçerli olan niteliklerdir.

Oysa, olaya Ege Denizi'nin Türkiye kıyısından bakılacak olursa, Lozan Antlaşması'nın 37. - 45. maddeleri Türkiye açısından (nasıl Sevr Yunanistan için tek yanlı ve genelse) tek yanlı ve genel bir azınlıkları koruma antlaşmasıdır.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nde Rumlardan başka gayr-i müslim azınlıklar da vardır ve bunlar için Türkiye bir mütekabiliyet ilkesinden yararlanmamaktadır.

Örneğin, Türkiye'deki Yahudilere karşılık Ermenistan Cumhuriyeti'ndeki Müslümanlar Lozan'dan yararlanıyor değillerdir.

Bu durumda, geneldir ve özellikle tek yanlıdır diye, Türkiye Cumhuriyeti Lozan'ı Rumlar dışındaki gayr-i müslim azınlıklara (Protestanlara, Katoliklere, Yahudilere...) uygulamaktan kaçınacak mıdır?

Bu sorunun cevabı "hayır" ise, Yunanistan'ın genel ve tek yanlı azınlık koruma antlaşması olan Sevr'in de geçerliliği inkâr edilemez.

Konumuz olan Batı Trakya Türkleri açısından, Sevr-Lozan tartışmasına şöyle bakmak gerekir.

Batı Trakya Türkleri için Sevr genel bir azınlık koruma rejimi, Lozan Sistemi ise özel bir azınlık koruma rejimidir.

Her iki sistemde de azınlık koruma hükümlerinin aşağı yukarı aynı olması birşeyi değiştirmez.

Bu genel - özel rejim ayrımı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği'nin 1950'de yayınladığı ve Milletler Cemiyeti sistemi içinde yapılmış olan azınlık koruması antlaşma ve bildirilerinin hukukî geçerliliğini araştıran belgelerde Yunanistan'dan söz edilirken de yapılmıştır.

Ayrıca her iki antlaşma da aynı dönem ve sistemin ürünüdür. Her ikisi de, azınlıkları koruma hükümlerinin temel yasa sayılacağını, bunlarla çelişen resmi metin çıkarmanın yasak olduğu kuralını getirmektedirler.

Her ikisi de Milletler Cemiyeti tarafından güvence altına alınmış metinlerdir. Üstelik, çeşitli ülkelere ilişkin azınlıkları koruma antlaşmalarının listesi verilirken, her zaman "Yunanistan" başlığı altında Sevr Antlaşması, "Türkiye ve Yunanistan" başlığı altında da Lozan Antlaşması sayılmaktadır.

Tabii olarak, Lozan Sistemi'nin Batı Trakya için tümüyle ve tartışmasız olarak geçerli olduğunu eklemeye gerek yoktur.

Ayrıca, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması'nın 45. maddesi, "... haklar, Yunanistan'ca da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır" hükmünü getirdiği için, devletlerin halefiyyeti ülkesine göre, bu Antlaşma Yunanistan'a 1947'de katılan Oniki Ada için de geçerlidir.

Sonuç olarak bugün Batı Trakya Türklerinin hukukî statüsü,

1) 1913 Atina Antlaşması'na bağlı 3 numaralı Protokol,

2) 10 Ağustos 1920 Yunan Sevr'i ve

3) 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşmasının 37. - 45. maddeleri oluşturmaktadır ve bu üç kategori uluslararası metin, aynı zamanda Oniki Ada'da oturmakta olan Müslümanların azınlık hakları açısından da yukarıda belirtilen nedenlerle, aynı ölçüde geçerlidir.

Bu arada Yunanistan'daki tüm azınlıklar, Yunanistan devletinin o tarihlerden günümüze dek imzalayarak taraf olmuş bulunduğu tüm uluslararası bildiri (örneğin, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi), örgüt (örneğin, AET ve Avrupa Konseyi) ve sözleşmelerin (örneğin, Her Türlü Irk Ayrımının Ortadan Kaldırılması Uluslararası Sözleşmesi) getirdiği insan hakları hükümlerinden de yararlanacaklardır.

Türk ve Rum Ahali Mübadelesi ve "établi" Sözleşme ve Anlaşmaları;

Lozan Antlaşma'sının ''Azınlıkların Himayesi'' kısmında hakları güvence altına alınan Batı Trakya Türk toplumunun statüsünü oluşturan milletlerarası anlaşmalar Lozan Barış Antlaşması ile son bulmamıştır.

Lozan'da 30 Ocak 1923'te imzalanan ''Rum ve Türk ahalinin mübadelesine dair mukavelename ve protokol'' gereğince Türkiye'deki Rumlarla, Yunanistan'daki Türkler mübadele edilecek, ancak 1912 kanunu mucibince belirlenen İstanbul Belediyesi sınırları içinde, 30 Kasım 1918 tarihinden önce yerleşmiş bulunan Rumlarla, 1913 Bükreş Antlaşmasıyle sınırları çizilen Batı Trakya'nın Batı sınırının doğusunda yaşayan Türkler mübadele dışı bırakıldılar.

Burada Batı sınırının özellikle belirtilmesi, Batı Trakya'nın Bükreş Antlaşması öncesindeki sınırlarının daha geniş bir alanı kapsadığındandır.

Nitekim 1913 ''Batı Trakya Hükumet-i Müstekılesi''nin sınırları daha geniş olup,Kavala şehrini de içine alacak şekilde batıda Struma nehrine kadar uzanıyordu.

30 Ocak mübadele sözleşmesine göre (md. 11), bu sözleşmeyi uygulamak üzere, Türk ve Yunan temsilcilerinin de dahil olduğu milletlerarası bir karma komisyon kurulacaktı.

Gerçekten bu komisyon kurulmuş ve Ekim 1923'ten itibaren çalışmalara başlamıştır.

Karma Komisyonun kuruluş ve çalışma şeklini belirten ilgili maddeler şöyledir:

Madde 11: İşbu mukavelenamenin mevkı-i meriyete vaz'ından itibaren bir aylık bir mühlet zarfında tarafeyn-i aliyeyn-i akkıdeynden herbiri için dört ve Cemiyet-i Akvam Meclisi tarafından 1914-1918 Harbine iştirak etmemiş olan hükumât tebası arasından intihab edilmiş üç azadan mürekkep, Türkiye'de veya Yunanistan'da mukim muhtelit bir komisyon teşkil olunacaktır.Komisyon riyaseti işbu üç bitaraf azanın herbiri tarafından münavebeten deruhte edilecektir.

Muhtelit Komisyon kendisine lazım görünecek mahallerde herbiri bir Türk, bir Yunanlı aza ile Muhtelit Komisyon tarafından tayin edilecek bitaraf bir reisten mürekkep, kendi emri altında çalışacak tali komisyonlar teşkil etmek hakkına malik olacaktır. Muhtelit Komisyon tali komisyonlara verilecek salahiyetleri tayin edecektir.

Madde 12: Muhtelit Komisyon İşbu mukavelede mezkur muhacereti teftiş ve teshil ve dokuzuncu ve onuncu maddelerde mezkur emval-i menkule ve gayr-i menkule'nin tasfiyesine tevessül vazıfesiyle mükellef olacaktır.

Mezkur Komisyon muhaceretin ve maruzzikr tasfiyenin eşkalini tesbit edecektir.

Umumi bir surette Muhtelit Komisyon işbu mukavelenamenin icrasının iltizam edeceği tedabiri ittihaz ve işbu mukavrlenamenin tevlid edeceği bilcümle mesailde karar vermek hususlarında bütün salahiyetleri haiz olacaktır.

Muhtelit Komisyon'un mukarraratı ekseriyet-i ara ile ittihaz olunacaktır.

Tasfiye edilecek emval, hukuk ve menafie müteallık bilcümle itirazat Komisyon tarafından suret-i katiyede haledilecektir.

Ancak sözleşmenin komisyon tarafından uygulanmaya başlanması ve mübadele işlerinin ele alınması ile birlikte ''etabli'' (yerleşmiş) deyiminin kapsamı konusunda Türk ve Yunan temsilcileri arasında, deyimin yorumlanması bakımından, görüş ayrılığı çıktı.

Türkiye'ye göre, ''établi'' deyiminin manası Türk kanunlarına göre tayin edilecekti.

İstanbul'da mümkün olduğu kadar fazla sayıda Rum bırakmak isteyen Yunanistan ise, her ne suretle olursa olsun, 30 Ekim 1918'den önce İstanbul'da bulunan her Rum'un ''établi'' sayılması gerekeceğini ileri sürdü.

Bu görüş ayrılığından doğan anlaşmazlık Milletler Cemiyeti'ne havale edildi ve o da, meselenin hukuki niteliği dolayısıyle Milletlerarası Daimi Adalet Divanı'ndan ''istişari mütalaa'' istedi.

Divan'ın Şubat 1925'te yaptığı yorum, anlaşmazlığı çözümleyemedi.

Yunanistan, Türkiye sınırına yakın bir bölgede önemli sayıda bir Türk toplumunun yaşamasından rahatsızlık duyduğundan, anlaşmalara aykırı olarak, Batı Trakya'ya Rum göçmen yerleştirmek suretiyle ''Helenleştirme''ye çalışmıştır.

Bulgaristan ve Türkiye'den Rumların gelmesinden sonra Batı Trakya'daki Rum nüfusu artmış, Lozan'ın ertesinde, 1924 senesinde 189.000 kişiye,yani bölge nüfusunun yüzde 62.1'ine ulaşmıştır.

1928 nüfus sayımı, Batı Trakya'nın 303.171 olan nüfusunun 107.607'sinin göçmen olduğunu göstermektedir.

Bu durumla meydana getirilen oldu-bittiler, mübadele sözleşmesinin özellikle mülkiyetlerle ilgili hukümlerini etkisiz bırakmıştır.

Batı Trakya'ya yerleştirilen Rumlar Türklerin ev ve arazilerini işgâl etmişlerdir.

Bu gelişmeler iki ülke arasındaki gerginliği arttırmıştır.

Bunun üzerine her iki taraf ta işi siyasi bir anlaşma ile çözümleme yoluna gitti ve Atina'da toplanan iki ülke temsilcileri 1 Aralık'ta, ''Atina İtilafnamesi''ni imzaladı.

Atina anlaşmasının 9. maddesine göre Batı Trakya'daki mülkler bir ay içinde sahiplerine geri verilecektir. 10. maddeye göre, Lozan Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden önce veya sonra Batı Trakya'daki Müslüman mülkleri ile ilgili olarak alınmış bütün ''istisnai'' karar ve tedbirlerin kaldırılması öngörülmekte, 11. madde ise kamulaştırılan malların geri verilmesi hükmünü getirmektedir.

Bu anlaşma ile ahali mübadelesinin bir çok meseleleri çözümleniyordu.

Fakat bunun uygulanması ve yürütülmesi de kolay olmadı.

Yine bir takım anlaşmazlıklar çıktı. Türk Yunan münasebetleri gerginleşti. Özellikle denizde karşılıklı bir silâhlanma yarışı başladı.

1928'de tekrar iktidara geçen Venizelos'un, bu gerginliğin Yunanistan'a vereceği siyasi ve ekonomik zararları gözönüne almasıyle tutumlarını yumuşatmaları üzerine, Ankara da dostluk yanlısı bir tavır takınmış ve bu kötü gidiş sona ermiştir.

Bunun üzerine, mübadeleden kaynaklanan sorunların kesin bir çözüme ulaşması için 10 Haziran 1930 tarihinde ''Ankara Mukavelenamesi'' imzalanmıştır.

Bu Anlaşma ile, yerleşme tarihleri ve doğum yerleri ne olursa olsun, Batı Trakya Türkleri ile İstanbul Rumlarının hepsi ''etabli'' deyiminin kapsamı içine alındı.

Ayrıca her iki ülkenin azınlıklarına ait mallar konusunda birçok düzenlemeler yapıldı. İki ülke arasında devam eden anlaşmazlık sona erdi.

Anlaşmanın VI. Bölümü ''Batı Trakya Müslümanlarının Malları'' ile ilgilidir.

14.madde, şu anda Batı Trakya'da bulunan bütün Müslüman Yunan vatandaşlarına, doğum yerleri ve bölgeye geliş tarihleri ne olursa olsun, ''etabli'' sıfatını tanımaktadır.

15. madde, yapılmış olan sözleşme ve anlaşmalarla ''etabli''lere tanınmış olan hakların kullanılmasını engellemiş olan bütün tedbirlerin kalkacağı hükmünü getirmektedir.

Bu haklar arasında özellikle arazi alma ve satma da sayılmıştır. Batı Trakya Türkleri ile ilgili bu bölümün maddeleri şöyledir:

Garbi Trakya Müslüman "Etabli" lerinin malları;

Madde 14 :

Yunanistan, Garbi Trakyaya geldikleri tarih ve doğdukları yer ne olursa olsun mübadeleden istisna edilmiş olan Garbi Trakya mıntakasında elyevm hazır bulunan Yunan tabiiyetindeki bütün müslümanlara "etabli" sıfatı tanır.

Aynı "etabli" sıfatı, Garbî Trakyayı Yunan Cumhuriyeti makamatı tarafından verilmiş pasaportlarla terketmiş bulunan gayrı mübadil şahıslara da tanınmıştır.

İşbu maddenin yukariki fıkraları ahkâmına nazaran aile reisleri "etabli" tanınmış olan kadınlar, kız ve erkek küçük çocuklar ve reşit bile olsa evlenmemiş kızlar Garbî Trakyadaki aile reislerine iltihak etmek hakkını haizdirler.

Yukarıda yazılı şartlar dahilinde reşit oğlu "etabli" tanınmış olan dul kadınların da Garbî Trakyadaki oğullarına iltihaklarına müsaade edilir.

Yukariki fıkralarda kastedilen şahısların mübadeleden istisna edilmiş olan Garbî Trakya mıntakasına avdet etmeleri için Yunan Hükümeti tarafından her türlü kolaylık gösterilecektir.

Bu maddenin 1'inci fıkrasına mazaran "etabli" tanınmış olan aile reisleri eylevm Garbî Trakya haricinde bulunan kadınlar, kız ve erkek küçük çocuklar ve reşit bile olsa evlenmemiş kızlar oturdukları yeri terke mecbur tutulmıyacaklardır.

Yukarıda gösterilen sınıfların cümlesine dahil şahıslara "etabli" vesikalarının tevzii, gene kendilerince ittihaz edilecek şekil ve usul dahilinde ifa edilmek üzere, Muhtelit Mübadele Komisyonu bitaraf azasına mevdudur.

Madde 15 :

Aktedilmiş olan mukavelename ve itilâfnamelerle "etabli" lere temin edilen hakların istimalini işkâl eden bilumum tedbirler, hususile evlenme, emlâk alım ve satımı, serbestçe seyrüsefer gibi haklara teallük edenler ve keza evvelki maddede kastolunan şahıslar hakkında Yunan makamatı tarafından emredilen sair bütün takyidat evvelki maddenin son fıkrasında mevzuubahs "etabli" vesikalarının dağıtılması beklenmeden işbu mukavelename meriyete konulur konulmaz kaldırılacaktır.

Madde 16 :

Aşağıda zikredilen menkul ve gayrimenkul malların tam mülkiyeti Yunan Hükümetine geçecektir :

1) Mübadeleden istisna edilmiş olan Garbî Trakya mıntakasını terkedip işbu mukavelenamenin 28.inci maddesi ahkâmına göre avdet hakkından mahrum bulunan Yunan tabiiyetindeki gayri mübadil Müslümanlara ait ve Yunanistanda kâin menkul ve gayrimenkul mallar;

2) Mübadeleden istisna edilmiş olan Garbi Trakya mıntakası haricinde kâin olup bu mıntaka dahilinde hazır bulunan "etabli" Müslümanlara veya işbu mukavelenamenin 14.üncü maddesi hükmüne göre avdet hakkından istifade eden şahıslara ait menkul ve gayrimenkul mallar:

3) Garbî Trakyada kâin olup Yunan Heyeti Murahhasasının 18 Haziran 1927 tarihinde Muhtelit Komisyona tevdi ettiği listede münderiç mallar;

4) Merbut diğer mütemmim bir listede gösterilen ve elyevm tahtı işgâlde bulunan ceman yedi bin strema mesahasında arazi.

Madde 17 :

16.inci maddenin 3.üncü ve 4.üncü fıkralarının ihtiva ettiği hükümler mahfuz kalmak şartile, mübadeleden istisna edilmiş olan Garbî Trakya muntakasında hazır "etabli" Müslümanların ve keza işbu mukavelenin 14.üncü maddesine göre avdet hakkıdan istifade eden şahısların mübadeleden istisna edilmiş olan Garbi Trakya muntakasında kâin menkul ve gayrimenkul malları üzerinde mevcut mülkiyet hakları işbu mukavelename ahkâmile hiç bir veçhile ihlâl olunmamıştır.

İşbu maddenin yukariki fıkrasında zikredilen mallar üzerinde yapılan bilcümle vaziyet ve haciz muameleleri bilâ teahhur kaldırılacak ve sahiplerinin veya kanunî mümessilinin bu mallara tam serbestçe tasarrufu ve onlardan intifaı tekrar eldeetmesi hiç bir veçhile talik edilmiyecektir.

Batı Trakya'ya antlaşmalara aykırı olarak yereleştirilen Rumlara verilmek üzere Türklerin ellerinden alınan arazilerinin sahiplerine geri verilmesi imkânsız ise, Karma Komisyon'un bu imkânsızlığı tespit etmesiyle bu mallar Yunan Hükumetine geçecek, Yunan Hükumeti bu malları tazmin edecektir.Böylece Yunan Hükumeti, Batı Trakya'da mübadele dışı kalan Türklerin arazilerini sonunda Rumlara mal etmiş olmaktadır.Bu hükmü getiren 22. madde şöyledir:

Hususi Hükümler;

Madde 22 :

İşbu mukavelenamenin 4, 5 ve 6.ıncı fasıllarında zikredilen sınıflardan birine dahil bulunan bir gayrî menkulü iade imkansızlığı takdirinde gayrimenkullerin kâin bulundukları memleketler Hükümetleri onları ancak sıf istisnai hallerde ve iadeyi imkânsız kılan haller Muhtelit komisyonda tebyin olunduktan sonra iktisap edebileceklerdir. Her bir defasında keyfiyet mezkûr Komisyonca tasvip edildikten sonra Komisyon mevzubahis malın kıymetini takdire tevessül edecek ve sahibini aşağıdaki tarzda tazmin eyliyecektir.

Eğer gayrimenkul Yunan tebaasından birine ait bulunuyorsa, işbu mukavelenamenin 20.inci maddesinde gösterilen şartlar dahilinde Türk Hükümetine tesviye edilmek üzere Muhtelit Komisyon emrinde bulunan 47.500 İngiliz lirasından gayrimenkule takdir edilen kıymete muadil bir meblâğ ifraz edilerek menlehülhakkına tediye edilecektir.

Eğer "etabli" bir Ruma ait gayri menkul mevzuubahis ise bu para mezkûr 20.inci madde hükmünce Türk Hükümetine tesviye edilmek üzere Muhtelit Komisyonun elinde bulunan 15.000 İngiliz lirasından ifraz olunacaktır.

Yunan Hükümeti Garbi Trakya Müslüman "etabli" lerine ait olup bu maddenin birinci fıkrasında derpiş edilen usul ve şartlara göre kendisi tarafından iktisabına müsaade edilecek olan malların sahiplerini icabı takdirinde tazmine tahsis edilmek ve bu mukavelenamenin 21.inci maddesinde gösterilen şartlar dahilinde ifraz olunmak üzere Muhtelit Komisyona 15.000.- İngiliz liralık bir meblâğ tediye etmeği taahhüt eyler.

1930 Ankara Anlaşması'nın 29. maddesi ise, Batı Trakya Türklerine belirli bir güvence getirmeyi amaçlıyor görünmektedir. Buna göre, genel hükümler ve 16. madde hükümleri saklı kalmak şartıyle, bu anlaşma ile mülkiyeti Yunan hükümetine geçmeyen mallar bundan böyle hiçbir sınırlama ve el koyma konusu olmayacak, sahipleri bu mülklerden istedikleri gibi istifade edeceklerdir.

MAKEDONLAR

Kuzey Yunanistan'da, kendilerini Makedon kökenli olarak tanımlayan ve diğer Yunan vatandaşlarından farklı bir etnik kökene sahip olduklarını, bu nedenle bir azınlık teşkil ettiklerini savunan bir topluluk vardır.

Yunan hükümeti "Makedon" sözcüğünü Kuzey Yunanistan'da yaşayan bütün Yunan vatandaşlarını tanımlayan coğrafi bir tabir olarak görmekte; Yunanistan'daki Makedonların bir azınlık grubu olduğuna ilişkin iddiaları reddetmekte ve bu azınlık grubuna "Slav-Yunanlar" veya "çift dilliler" olarak atıfta bulunmaktadır.

Öte yandan, etnik Makedonlar "Makedon" sözcüğünü, Makedonca konuşan Yunan veya ataları Makedonca konuşan ve Yunan çoğunluktan farklı bir kültür ve adetleri olan Slav kökenli kişileri ifade etmek için kullanmaktadırlar. Bölgeyi incelemiş olan antropologlara göre, etnik Makedon kimliği en az XIX. yüzyıldan bu yana bölgede bulunmaktadır.

Etnik Makedonlar ve özellikle Makedon insan hakları savunucuları hükümet tarafından taciz edilmekte, güvenlik kuvvetleri tarafından izlenmekte ve tehdit edilmekte, ayrıca, hükümetin taciz etmesinden kaynaklanan ekonomik ve sosyal baskılara maruz kalmaktadırlar; bu da pek çok Makedonu, Makedon kimliklerini ortaya koymakta ve görüşlerini açıkça ifade etmekte isteksiz davranmaya iten belirgin bir korku ortaya sürüklemektedir.

ARNAVUTLAR

Yunanistan'daki etnik Arnavut azınlık ikiye ayrılmaktadır: Dinsel açıdan çoğunlukla "Müslüman Cameria Arnavutları" (Camidesler veya Çamlık Müslümanları olarak da adlandırılır) ve "Ortodoks Arvanitesler".

Yunanistan'ın güvenlik endişeleri nedeniyle yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan Müslüman Cameria Arnavutları özellikle ikinci savat döneminde kitleler halinde Arnavutluk'a göç etmiş, geriye kalanlar ise büyük ölçüde asimile olmuşlardır. (1951 nüfus sayımı sonuçları Yunanistan'da sadece 487 Müslüman Arnavut'un yaşadığını göstermiştir.)

Arvanitesler ise, Osmanlı yönetimine karşı direnen İskender Bey'in 1468 yılında ölümünden sonra göçeden Arnavutların Yunanistan'a giden kısmını oluşturmaktadır. Ancak bu topluluğun dini ortak payda Ortodoksluk ve eğitim sistemindeki Yunan egemenliği sonucu asimile edilerek Helenleştirilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Arvaniteslerin sayısı konusunda kesin ve güvenilir bir rakam bulunmamakla birlikte 1951 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre Arnavutça konuşan 22 bin kişinin büyük çoğunluğunun bu topluluktan olması ihtimal dahilindedir.
Yunanistan kendi topraklarında Arnavut kökenlilerin bulunduğunu inkar etmekte, Arnavutluk'ta yaşayan 100.000-150.000 Çamerya Arnavutunun topraklarına dönmesine izin vermemekte, Yunanistan'daki mal varlıklarını ve vatandaşlıklarını iade etmemektedir.

Ortodoks Arnavutlar'a 1920 Yunan Sevr'iyle verilen kendi kiliselerini kurma hakkı ellerinden alınmıştır

ULAHLAR

Ulahlar Latin kökenli bir dil konuşan Tuna'nın güneyinde, özellikle Yunanistan'da yoğunlukla yaşayan bir ulusal topluluktur.

Ulah kaynakları Yunanistan'da yaşayan Ulahların sayısını 600 bin, Avrupa Milliyetleri Federal Birliği ise 300 bin olarak göstermektedir. Bu iki sayının da abartılı olabileceği düşünülmekle beraber, bugün Yunanistan'da hatırı sayılır bir Ulah topluluğun yaşadığı inkar edilemez.

Yunanistan, topraklarında yaşayan diğer azınlıkların olduğu gibi Ulahların da ayrı etnik kimliğe sahip olduğunu inkar etmekte, asimilasyon veya zora başvurarak göç ettirme yöntemlerini kullanmakta ve böylece kendisini homojen bir toplumsal yapıya sahip olarak takdim etme çabası içerisindedir.

SONUÇ

Bütün dünyada açık toplum, çoğulcu sosyal ve siyasî yaşam ile insan hakları giderek daha fazla önem kazanırken, Yunanistan bu sürece, sadece Atina’da planlanan politikalar ile sınırlı kalacak şekilde katılmaktadır.

Bu durum Atina’nın Yunanistan’a vatandaşlık bağı bulunanlar arasında doğrudan ayrımcılık yapması sonucunu doğurmaktadır. Aynı şekilde Yunanistan’ın BM, AGİT ve AB ilke, kural ve yasalarına aykırı tutumu ile ülkesindeki azınlıklara baskı uygulaması, yine aynı uluslararası ve uluslar üstü kurum ve kuruluşların bütün dünya ülkelerinden uymasını talep ettikleri “iyi komşuluk ilişkilerine” de zemin vermemektedir.

Örneğin, bağımsız Makedonya devletinin kuruluşunun ilk gününden itibaren ve onu izleyen Yunanistan ile Makedonya Cumhuriyeti arasında gerginlik dolu yıllarda, Yunanistan da egemen ideolojiyi dile getiren çevreler, yani devlet ve onun gayri resmi çevresi Makedonya’ya komşu devlet olmasının ciddîyeti ile yaklaşılmasını engellemişlerdir.

Atina azınlıklar sorununu çözmediği için, bununla bağlantılı dış politik gerilimler yaşamaktadır. Hâlen Yunanistan bütün komşuları ile sorunludur ve sorunları çözümü için gereken olgunluktan uzaktır.

Yunan kültüründe son dönemde ırkçılık ve ölçüsüz millîyetçilik giderek ön plana çıkarken, bu üzücü gelişmenin Yunan devlet politikalarına yansıması da menfî olmuştur.

Yunan millîyetçileri ve devleti ülkelerindeki azınlıkları daîma “kökü dışarıda” ve “ajan” olarak görmüş, o nedenle onlara her zaman “muhtemel ve olağan suçlu” olarak bakmışlardır.

Her Balkan ülkesi gibi ne ırk ne de kültür bakımından safîyeti mümkün olmayan Yunanistan’ın homojen olduğu yönündeki çok kültürlülüğü reddeden politikaları, BM, AB ve AGİT’in konu ile ilgili bütün düzenlemelerini göz ardı etmektedir.

Yunanistan, ait olduğu AB’nin çok kültürlülük ve demokratik olmak ölçütlerinden ziyade; ırkî homojenliğine dair teorileri, egemen ulusal ideolojinin en üstün değeri konumuna yükselmiştir.

Ulusal totalitarizmin kutsandığı, kilisenin devletin hiyerarşik olarak üstünde yer aldığı Yunan sisteminde, azınlıkların hiçbir hakkını koruyan mekanizmanın olmaması, Atina kadar AB için de üzücüdür.

Yunan devlet mekanizması millîyetçiliği kendisini “tehlikeli” azınlıklara karşı koruyacak bir silâh olarak görmektedir.

Yunan devleti için AB mütesebatı ise, “komşu ülkeler ile sorunlarının çözülmesi için koz” ve diğer ülkelerin istikrarını zorlamak için bir olanak” iken, bilhassa azınlıklar konusunda “uyulmaması gereken” kurallardır.

Kezâ Yunanistan’ın azınlıklar konusundaki siyasası, BM, AGİT ve AB’ye üyeliklerinin gereğini yerine getirmediğini göstermektedir.

Basın mevcut politikaları eleştirmemekte ve kamuoyu da buna karşı çıkmamaktadır. Bu, Yunan resmî devlet ideolojisinin basının ve kamuoyunun bir bölümü tarafından paylaşıldığını, diğer bölümünü ise sindirdiğini göstermektedir.

Yunanistan’ın kilise, devlet, basın ve kamuoyu düzeyinde komşu ülkelere bakış açısı ve azınlıklar konusunu ise aynı kapsamda gördüğü dikkate alındığında, Atina’nın azınlıklar konusunda ciddî ve kalıcı bir adım atması beklenmemelidir. Yunanistan’ın azınlıklar konusundaki tutumu, zaten kendi içerisinde ortak görüş ve algılama belirleyemeyen AB’nin tam üyeliğe aday ülkelerden beklentilerinin de zeminini zorlamaktadır.

Yunanistan’ın azınlık haklarını ihlâl etmesine yol açan ve komşuları ile de ilişkilerinde gerilime neden olan tutumu; bir açıdan bölgesel barış ve istikrar için tehlikelidir, bir başka açıdan ise AB’nin “azınlıklar politikasının” iflâsıdır.





(diplomatikgözlem)

 

  
3722 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın